Aramızdan Ayrılanlar

19/06/08

Giriş
Hakkımda
Aramızdan Ayrılanlar
Videolarım
Fotoğraf Galerim
Tavsiyelerinizi Bekliyorum
Anılar Fıkralar

 

  

MEHMET  DİLEK (1944-2003):

 1944 yılında Malatya’da doğduğunda dut yaprakları “sıçan kulağı” imiş. Bahar çocuğu yani. Babamdan önce dört kız çocuğu olmuş babaannemin. Hepsi de çocukken ölmüş. Ardından babam dünyaya gelmiş. Ölmesin diye bütün batıl inançlar denenmiş babamın üzerinde. Hamdolsun babam ve ardından doğan beş kardeşi yaşamışlar.  Çocukken Sefil Mehmet’miş lakabı. Sessiz sakin anlamında. İlkokulun ardından gittiği Malatya Ticaret Lisesi belki de hayatının dönüm noktası olmuş. Oradan ver elini Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi. Ankara’ya giderken annemle evlenmişler. Uzun yıllar süren nişanlı bekleyiş mutlu sonla noktalanmış. Okurken bir yandan çalışmış birkaç işte. Sinema bileti satmış mesela. Tarım Bakanlığı, MKE,  Sanayi Bakanlığı derken Sümerbank’a geçmiş (aslında geçti demem lazım artık bizde varız). Ankara’daki süreçte ablam Zeynep, ben ve kız kardeşim Zerrin dünyaya gelmişiz. Bizim  hiç bir şeyden haberimiz yokken ülkede darbeler oluyor, iktidarlar değişiyor, sürgünler yaşanıyormuş. Sümerbank yılları güzel ama bir o kadar da zormuş. Bolu, Bursa, Zonguldak (Hisarönü) derken İstanbul’da bulmuşuz kendimizi. Daha ne olduğunu anlamadan bir darbe daha olmuş (12 eylül 1980). Kardeşlerim ve ben Bakırköy’deki lojmanların bahçesinde mutlu mesut oynarken, babam Defterdar ve Beykoz fabrikalarında çetin mücadeleler veriyormuş. Ne yaptıysa olmuyor bütün başarılarına rağmen onu müdür yapmıyorlarmış. Bunun üzerine Sanayi ve Ticaret Bakanlığına geçmek için başvurmuş. Araya adamlar konmuş en nihayetinde Malatya’ya tayinimiz çıktığında babam Sanayi ve Ticaret İl Müdürü olarak atanmış. Malatya’ya geliş amacı akraba ve dostlara bir faydam dokunur mu acaba? imiş. (Fayda derken rant değil elbet). Ömür kısaymış. Sayılı günler de tez bitermiş. Malatya’ya çok hizmeti olmuş. Emeklilik günü gelmiş çatmış. Emekli olduğunda bütün çocuklarını evlendirip görevlerini tamamlamış. Artık dinlenme zamanı gelmiş. Dinlenmeyi sevmezmiş ama gözlerindeki problem daha fazla çalışmasına imkan vermemiş. Bu arada annemle beraber hacca gitmekte nasip olmuş. Ömrünün son zamanlarında kolon kanserine yakalanmış. Herkes bıçak vurdurma derken o modern tıbba teslim olmuş. Yaklaşık bir sene süren bir mücadelenin ardından Ankara İbni Sina Hastanesinde hayata gözlerini yumduğunda dut ağaçları neredeyse dut vermeye durmuş. Allah rahmet eylesin. Mekanı cennet olsun. Amin...

KATKILARINIZ:

Benim canım amcacığım, sırdaşım. Her türlü sorunumu sabırla dinleyip mutlaka yardımcı olan o güzel insan. 28 03 1997 tarihinde oğlum olduğunda amcam çok sevinmişti. Biz  ismi ne olacak diye düşünüyoruz, amcama da sormuştuk bu arada. İki gün geçmişti. Çok değişik isimler bulmuştuk. Derken akşam amcam ve yengem bize  geldiler. Amcam “Bu gece rüyamda Fatih Sultan Mehmet’i  gördüm bunun ismi Fatih olacak dedi . Hepimiz çok mutlu olmuştuk. ALLAH, razı olsun. Bana belki de en büyük iyiliği ehliyet almam konusunda olmuştu. Mutlaka araba sürmeyi öğrenmemi tavsiye ediyordu. Hevesim çok ama imkanım yoktu o zamanlar. Sorumlu olduğu şirkete beni işe almıştı. Şoför olmak bir tarafa kepçe operatörü olmuştum bir sene içerisinde. İş gören bir eleman olduğum için çok mutluydu. Bugün amcamın yol göstermesiyle ve Allah izni ile rızkımı kazanıyorum.  Amcamın kendisini tanıyan herkese mutlaka yardımı olmuştur. Bir gün de amcam, Nebise Yengem ve bizim aile Urfa’ya gitmeye karar verdik. Şoför benim ama yolu bilmiyorum. Amcam ben biliyorum dedi. Dedi ama uzun yıllar çalışmaktan gözleri neredeyse görmüyordu. Nasıl olacak derken düştük yola. Amcam başladı tarif etmeye 100 m mescit olması lazım diyor vs ne dese tam tutuyor. Gözü gören adam böyle tarif edemezdi herhalde. Şaştım kaldım.  Mazot almak üzere istasyona girdim. O şaşkınlıkla Amcam ve yengemi benzincide bırakmışım. Döndük aldık tekrar onları. Böyle hoş anılarımız var amcamla.  Amcam için dua istiyorum herkesten. ALLAH mekanını cennet etsin. Amin..                                                                      

Fuat Dilek

 

 

SIDIKA ZEYNEP DİLEK (????-1999):

 

 

 

 

 

 

 

 

Babannemin yanında benim yerim başkaydı. Erkek evladının erkek torunuydum ondan mı bilinmez. Belki de bana öyle gelirdi . Tuttuğum takımı her defasında unutur ama yine de benim tuttuğum takımı (o zamanlar fb idi) tutardı. Çok güçlü bir kadındı. Annem söylerdi Ankara Beştepe’de beni hiç sırtından indirmezmiş. Yatalak olduğunda ben de onu sırtımda taşımıştım. Hem üzülmüş hem sevinmişti. Kışları hep bizde kalırdı. Onun evdeki varlığı bizim için büyük avantajdı. Geç mi kaldım , maça mı daldım hiç dert değil. nasılsa koruyucu meleğim evde. Rahmetlik babamda bir şey diyemezdi. Babamlar hacda iken felç geçirmişti ölümünden 4-5 sene önce. Çok hassas bir kadın olduğu için zoruna giderdi o hali. Kolay değil elbet. Dedemin taşıyamadığı yükleri bile taşıyabilen  , dirayetli, otoriter bir kadınken aniden elden ayaktan düşmek zor .  Son zamanlarında söylediği bir söz hala dilimizdedir: “memmet ben nolacam?” (bazı rivayetlere göre “ümühan ben nolacam?”) Allah rahmet eylesin. Mekanı cennet olsun. Amin...

 

CEMAL ÜNER (1954-2007):

 

Cemal Ağabey deyince aklıma gelen ilk şey polis olduğunda İstanbul’a geldiği günlerde arada bize gelir kalırdı. Öyle horlardı ki uyumak mümkün  değildi. Bir de düğününü  hatırlıyorum. Düğün öncesi Çiftlikköy’de çıkan kavgaya müdahil oluşu gözümün önünde hala. Havva Yenge ile öyle bir oynamıştı ki düğün meydanında ortalık toz duman olmuştu. İmam nikahında ben de vardım. Dükkana gelir suçlularla nasıl mücadele ettiğini abartılı bir dille anlatırdı. Ben de pek inanmazdım doğrusu. Ama bir gün amiriyle tanıştığımızda söylediklerinin doğru olduğunu öğrenince şaştık kaldık hepimiz. Anlattıklarına inanmak zordu belki ama çok eğlenceli olduğu kesindi. Anlattığı konuyu gözünüzün önünde öyle bir canlandırırdı ki inanmamak elde değil. Yanında Benan da varsa yeme de yanında yat. Emekli olunca Yalova’da duruyordu. Acı haberi Özden Ağabey’den öğrenince şaştım kaldım. Sabah namazını kılıp bahçede çalışmış biraz. Banyo yapıp tıraş olmuş rahmetli. Sabile Teyze’me her zaman şaka yapardı. Bu defa şaka değilmiş meğer. Allah rahmet eylesin. Mekanı cennet olsun. Amin...

NEDRET ÖZDEMİR (1955-1986):

 

Nedret Abla’nın varlığı benim için hayaldi küçükken. Var biliyorum ama doğru dürüst görmemiştim. Öğretmen olunca Darende’nin bir köyünde öğretmenlik yapmaya başlamış. Annemlerle birlikte görev yaptığı köye gitmiştik. Çok hoş bir köydü. İçinden dere akıyordu. Maceralı bir yolculuk olmuştu. O köyün tadı, o yolculuk  hayal gibi sanki. Hafızamın derinliklerinde. Malatya’ya taşındığımızda tam olarak tanıma ve anlama fırsatı bulmuştum aslında Nedret Abla’yı. Ve tam da o aralar evlenmişti. Çok da iyi bir insana rastlamıştı. Her şey çok güzeldi. Çocukları olacaktı yaz aylarında. Tatilde gezmek üzere İstanbul’a gelmiştik ki acı haberi aldık. Mutluluğu kısa sürmüş, doğumda gözlerini hayata yummuştu. Giderken bebeğini de yanında götürmüştü. Sorunsuz bir insandı. Duru bir kaynak gibiydi. Fazla bir şey paylaşmasam da hayata dair bende bıraktığı izlenim böyle. Allah rahmet eylesin. Mekanı cennet olsun. Amin..

NİYAZİ DİLEK (1919-1972):

Niyazi Dedem vefat ettiğinde ben iki yaşındaymışım. Beni çok seven dedemi hatırlamıyorum bile. Çok acı. Diğer dedemi hiç görmedim. Dedesiz büyüdüm. Oysa her çocuğun dedesi ve ninesi olmalı. O duyguyu hissetmeli. Şımaracak birileri olmalı. Her şey Allah'ın takdiri elbet. Ben dede görmedim derken dedem babası Mehmet Dedeyi bile görmemiş nerdeyse. Savaş yıllarında kaybetmiş babasını. Muş'ta dünyaya gelmiş. Ruslarla ve Ermenilerle savaşan dedelerimiz bir yandan da göçe zorlanmışlar. İşte bu göç esnasında öyle zor anlar yaşanmış ki dedemi karlar üzerine terk etmek zorunda kalmışlar. Annesinin ağlamasına dayanamayan Recep Dede dönüp kardeşini almış.  Malatya'ya geldiklerinde bebekmiş anlayacağınız. Annesi Gülendam Nineyi de on yaşlarındayken kaybetmiş. Abisi Recep Dede sahip çıkmış ona. Tesisat ustası olarak çalışmış yıllarca Devlet Hastanesinde. Oradan da emekli olmuş. Babaannemle nasıl tanıştıklarına gelince: Niyazi Dedem  Muhsin Dedemlerin evinde kalırmış. Babaannemlerin evi de yakınmış oralara. Gelip geçerken görmüş ve aşık olmuş. Rivayete göre babaannem de dedeme bakarken harığa düşmüş. İşte böyle. Hikayenin devamı için soyağacını yapmamı beklemeniz gerekiyor. Allah rahmet eylesin. Mekanı cennet olsun. Amin..

AHMET BİLTEKİN (????-2004):

Ahmet Dayım anne tarafının en büyüğü. Onun hakkında ne yazayım bilemiyorum aslında. Her insan gibi onun hakkında da olumlu ve olumsuz şeyler yazılabilir. Dayım hakkında benim kanaatim olumludur. Az gelip gittiği için çok fazla tanıyıp sevmeye fırsatım olmadı. Teyzemlerin sitemleri çok fazla idi dayıma. Bu sitemler elbette sevgiden doğuyordu. Genç yaşta yetim ve öksüz kalan kızlar ağabeylerinden destek beklediler bir ömür boyu belki de. Cenazelere ve düğünlere gelmez, (belki de gelemez) telgraf çekerdi. Bütün sitemlere rağmen uzaktan uzağa içten içe hep sevdim dayımı. Babamın yorumuna göre dayım harcanmış bir yetenek. Mucit bir insanmış. Kırklareli Vize'ye gidip saplanmış kalmış. Ufuk daralmış, yetenek körelmiş. Vize'de de kimsenin yapamadığı işleri ona getirirlermiş. Aslında dışlanmış orda da. Konuşmasıyla, oturup kalkmasıyla onlardan biri olduğu halde tam olarak kabullenememişler dayımı. Ama dayım mutlu görünüyordu Vize'de. Öldüğü gün İstanbul dahil bütün Trakya'yı kar kaplamıştı. Yetişebileceğimizi sanmıyordum. 38 yıllık hayatımda öyle bir soğuk görmemiştim. Mezarlıkta içimden şöyle düşünceler geldi geçti: " Kafkaslardan geldin buralara. Ve öldüğün gün Kafkasların rüzgarı ve karı seni uğurluyor."  Allah rahmet eylesin. Mekanı cennet olsun. Amin..

BEDRETTİN TUNÇER (1946-2004):

Bedir Dayı aslında eniştemizdi (Ümran Halam'ın kocası). Ancak öyle sevmişiz ki hep dayı derdik. Zaten özellikle çocukluğunda onun yanında bulunmuşsanız aynı şeyleri hissetmişsinizdir. Çocuk olup da onu sevmemek elde değildi. O ne yapar eder size sevdirirdi kendini. Çocuklarla o kadar iyi anlaşırdı ki Bedir Dayı o da çocuktu sanki. Belki de hiç büyümemişti. Sağlam bir adamdı. İmanı sağlam, vücudu sağlam. Kaya gibi adamdı. Benim diyen adam bileğini bükemezdi. Yakaladı mı mengene gibi sıkar kurtaramazdınız kendinizi. Gücünün yanı sıra bir o kadar da atletikti. Özellikle futbol konusunda çok yetenekli idi. Mahalle maçlarında inanılmaz hareketler yapardı. Harcanmış bir yetenekti o. Zamanında büyük takımlar transfer etmek istemişler. Münire Babaanne (annesi) izin vermiş olsa büyük bir futbolcu olabilirmiş. Tabii ki her şey nasip. O zaman da bizim Bedir Dayımız olamayacaktı belki de. Çok da duygusal bir insandı. Sert ve güçlü görüntüsünün ardında çok naif bir tarafı da vardı. Çok severdik onu. Dedim ya dayımızdı o bizim. Allah rahmet etsin. Mekanı cennet olsun. Amin..

KAHRAMAN DİNÇER DEMİRHAN (1945-1995):

Kahraman Dayı aslında amcamız sayılırdı. Ama nedense dayı demişiz. Hem anne hem baba tarafından akrabamızdır. Babamın amcasının (Recep Dede) torunu, annemin de dayısının torunudur. Karışık veya uzak gelebilir yeni nesillere ama bana sorarsanız hiç de öyle değildir. O en az amcam kadar amca, dayımdan fazla dayımdır. İsmi neden kahramandır bilmem ama en büyük kahramanlığı muhabbet ve sevgi üstünedir. Onun olduğu yerde hüzünlü bir anı hatırlamıyorum. Neşe kaynağı, hayat dolu, şakacı bir adamdı. Üç yaşında yetim kalmış, askerlik dönüşü yaşadığı rahatsızlık sebebiyle felç geçirmiş olmasına rağmen hayata bakışında hiç olumsuzluk yoktu. Çukurambar'daki evlerini hatırlarım hep. Bahçeli bir evdi. Münire Yenge koştururdu hizmet için biz geldiğimizde. Çok güzel günlerdi. 1982 yazında Ankara'da 44 gün hastanede yatmıştım. Hasta haliyle en çok ziyaretime gelen de o idi. Her ziyaret günü mutlaka gelirdi. Emekli olunca en büyük hayali hacca gitmekti. Felçli oluşu insanların gözünde engeldi ama Kahraman Dayı'ya engel olamadı. Münire Yenge ile birlikte hem de otobüsle gitti geldiler. Allah kabul etsin.  Benim kalbimde  başka bir yeri vardır onun. Sevgi dolu bir hayat yaşadı ve göçtü gitti bu alemden.  Allah rahmet etsin. Mekanı cennet olsun. Amin..

ARİF ARI (???-2005):

Arif Amca bana en çok Malatyaspor'u çağrıştırır. Çok iyi bir taraftardı. Halam belki de daha çok isterdi Malatyaspor'un kazanmasını. Çünkü kaybederse Arif Amca'nın ağzını bıçak açmaz, dolayısıyla kimsenin de ses çıkarmaya cesareti olmazdı. Sert bir mizacı vardı. Sert mizaca rağmen çocukları onu çok sever, ağladıkları zaman anne demez baba derlerdi. İyi de top oynardı. O kocaman cüsseden beklenmeyecek kıvrak hareketler yapar, ince paslar atardı. Amatör PTT takımıyla da ilgilenirdi. Radyolinkte çalışırdı. Çocukken çok merak ederdim radyolinki. Bir türlü nasip olmadı gidip görmek. Bir de Niyazi Enişte ile teknoloji yarışları vardı unutamadığım. Niyazi Enişte yeni çıkan bir kasetçalar alır sesini açar ama Arif Amca'yı geçemezdi bir türlü. Kısıtlı şartların getirdiği olumsuzluğu teknik eleman oluşu ile aşar ve Niyazi Enişte'yi geçerdi. Teknoloji derken aklıma geldi. Bir de sünnet meselesi vardı. Sünnetçi tam usturayı vuracak. Heyecen ve korku var bende. Tandırın üstüne çıkmış Arif Amca'nın sesi beni kendime getirdi. Resmimi çekiyordu. Ne olduğunu anlamadan sünnet olmuştum bile. Her fani gibi o da günü geldiğinde Rabbine kavuştu. Allah rahmet etsin. Mekanı cennet olsun. Amin..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 19/06/08