HANGİMİZ ARAP?

Lale Gelinlik günleri. Fikret Ağabey, Vedat Ağabey, Suriye'li Mecit ve Cezayir'li Ali Nedjmi (kısaca necmi) oturuyoruz. Öğle yemeği vakti gelince yemek yiyelim dedik. O zamanlar tabldot yemek geliyor. Her neyse uzatmayalım yemekte pırasa da var. Fikret Ağabey Arap arkadaşlara pırasanın Arapça karşılığını sorunca Mecit "bransa" dedi. Ali Nedjmi de farklı bir karşılık verdi.Başladılar tartışmaya sen Arap değilsin asıl Arap biziz Kuzey Afrika dili şöyledir, Ortadoğu şivesi böyledir. Biri ötekine sert ifadelerle saldırıyor. Bizim de aklımız yattı  Ali Nedjmi'nin cevabına ama ses çıkaramıyoruz. Ciddi ciddi tartışma çıkınca Fikret Ağabey nüktedan bir şekilde son noktayı koydu: "Tartışmaya hiç gerek yok arkadaşlar. Aşağı inin yoldan geçen ilk adama sorun hangimiz Arap'a benziyoruz?" diye. Ali Nedjmi oldukça esmer (bkz alttaki resim),  Mecit bizim gibi bembeyaz olduğu için hemen itiraz etti. Yoldan geçene sorarsak elbette Ali derler vs derken  tartışma güzel bir şekilde son bulmuştu.

        .

 RP MİTİNGİNDE KAÇ KİŞİ VAR?
Sene 1986 (çok yaşlı gösteren bir ifade oldu ama). Fatih'te bekar evinde kalıyoruz. Erbakan Hoca Refah Partisi'nin başında. Seçimler var o sıralar. Tek başına %10 barajını aşması zor olduğundan Türkeş ve Edibali ile ittifak yapmış hoca. Biz de kızıyoruz, ülkücülerle nasıl bir olur bu hoca diye. Aslında demokrasi de yanlış bize göre. Hocaya da, oy verene de  verip veriştiriyoruz. Çok sert ve acımasızca eleştiriyoruz (onlar da bizi elbet). Her şeye rağmen hocanın mitingi kalabalık görünsün diye mitinglere de gidiyorduk. Nasıl bir şeyse. İşte böyle bir miting sonrası Fikret Ağabey ve arkadaşları bizim bekar evine sohbete gelmişlerdi. Eleştiriler havada uçuşuyor. Ayakkabıcı Abdülkadir Yüzgeç Ağabey (Allah rahmet eylesin) "mitingde 10.000 kişi vardı yahu ne kalabalıktı" filan deyince daha sert bir muhalif olan muhasebeci Yusuf Güzel Ağabey hemen itiraz etti "olur mu canım 5.000 kişi vardı o mitingde" diyerek. Biri diyor 10.000 biri diyor 5.000. Ne birisi iniyor aşağı ne öteki çıkıyor yukarı. En sonunda Fikret Ağabey müdahale etti ve kimsenin itiraz edemediği görüşünü açıkladı: "Bence Yusuf haklı." Nasıl yani dercesine bakan Abdülkadir Ağabey'e dönerek: "Abdülkadir sen ayakkabıcısın. orda bulunanların ayakkabısını saymışsındır. Bu adam muhasebeci. Hesabı şaşmaz."
 PARÇALI BULUTLU..
Doksanlı yıllar. Ali Nedjmi ile evlerimiz ayrı ama günlerimiz gecelerimiz bir. Hemen her an beraberiz. Kah dükkanda, kah İmza Dergisi'nde, kah Vatan Caddesinde koşuda, kah onun evinde, kah bizim evde. Benan da bize ortak oluyor zaman zaman. Bir ara Ali Nedjmi hastalandı. Kalbi sıkışıyor filan. Hatta Fatih İtfaiye'deki Dülgerzade Camisinde fenalaşmış bayılmış. Sonra anlaşıldı ki derdi vatan hasreti. Ne yapsak olmuyor. Sevdiği yemekleri yapıyoruz. Gezmeye götürüyoruz. Fikret Ağabey, Vedat Ağabey vs hepimiz ilgileniyoruz olmuyor. Neyse bir gün Fikret Ağabey "doktora götürelim böyle olmuyor" deyince kalktılar doğru Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'ne gittiler. Prof. Dr. İbrahim Keleş (o zamanlar uzman doktor idi herhalde) ile görüşmüşler. Kalp, dahiliye herşey normal çıkınca İbrahim Keleş anlamış tabi psikolojik bir sıkıntı olduğunu. Psikiyatri servisine havale etmiş. Kapıdan içeri girince Fikret Ağabey ile Ali Nedjmi moraller sıfıra inmiş. Hastaların hepsi bir alem. Ali Nedjmi'nin nevri dönmüş. "Ben bu adamlarla nasıl bir arada kalırım?" diye Fikret Ağabey'e dert yanınca Fikret Ağabey: "Ali korkma seni buraya yatırmazlar. Çünkü sen parçalı bulutlusun. Sen de henüz yağış yok. Bak bu adamların hepsi yağışlı. Kimi dolu, kimi yağmur, kimi kar".
 ZENCİ FUTBOLCU..
Yine Doksanlı yıllar. Vedat Ağabey'in hanım tarafından akrabaları ile maç yapmayı karalaştırdık. Cumartesi günleri sohbet ettiğimiz gruptan arkadaşlar var kadroda. İlk etapta sayacak olursam Ergün, Vedat, Selahattin Ağabeyler aklıma gelenler. Ve Orta sahaya bir beyin gerektiğinden Ali Nedjmi de çağrıldı kadroya. Arabalara doluştuk. Çamlıca'da bir halı saha. Yengemin akrabaları gelmişler. Murat Ağabey vardı. Diğerlerinin  isimleri aklıma gelmiyor. Maç öncesi birbirimizle şakalaşıyoruz. Beş atarız, biz yeneriz gibi atışıyoruz. Ama adamlar henüz orta sahanın beyni Ali Nedjmi'yi görmemişlerdi. Her neyse sahaya çıktık ısınmak üzere. Isınma esnasında Ali Nedjmi'yi gören rakip oyuncular psikolojik olarak dağıldı: "Abi adamlar zenci futbolcu getirmişler yahu!.."
 HADİ SİZE HAYIRLI GÜNLER!..
1993 temmuzunda Ali Nedjmi ve Salih Malatya'ya gelmişti. Aslında düğünüme geleceklerdi ancak aksilikler sebebiyle yetişemediler. Düğünden 1 hafta sonra gelebildiler. Babamın ayarladığı arabayla 3 gün gezdik. Bu gezide yaşananlar ayrı ayrı fıkralar olacak ilerde. 3 günün sonunda Ali Ağabey'i İstanbul'a gitmek üzere bindirdik otobüse. Bizim insanımız meraklı tabi. Otobüste bir zenci görünce insanların bütün ilgisi Ali Ağabey'in üzerinde toplanıyor. Başlıyorlar sormaya "haci memleket?" cevap yok. "mösyö?" , "hello" cevap yok. Herkes bildiği kadar bir şeyler söylemeye çalışır. "Adam Afrikalı ama neresinden?", "Bu gavur da hiç konuşmuyor yahu" yorumları gelmeye başlar. Hiç biri Ali Nedjmi'den cevap alamayınca bir süre sonra umudu keserler.  İstanbul'a kadar Ali Ağabey'in kafası rahattır artık. Otobüs Topkapı'ya (o zamanlar otogar Topkapı'daydı) ulaşınca Ali Ağabey üst raftaki eşyalarını alır ve yolculara dönerek "Hadi size hayırlı günler" deyiverir.
 HELAL OLSUN AMİRİM!..
Lale Gelinlik Halıcılar cd. günleri. Bir ara arabamızın teybi çalınmıştı.      Kaskolu olduğu için sigortaya başvurduk. Duru Sigorta'da çalışan bir abimiz var o zamanlar. İsmini hatırlayamıyorum. Her gün soruyoruz ona teybin akıbetini. Şu gün, bu gün derken karakoldan gelecek bir evraka kaldı işimiz. Ne zaman sorsak "Fikret Ağabey Allah seni inandırsın 4 yarım ekmek döner 4 ayran ısmarladım gene vermiyor bu polisler evrakları" diyor. Biz de bu arada araya polis arkadaşımız  Burhan'ı koyduk o da halletmeye çalışıyor. Sigortacı arkadaş ikide bir 4 döner 4 ayran meselesini söyleyince Fikret Ağabey taktı bu konuya. Derken bir gün yine sigortacı geldi dükkana. Teyp yine yok ortada. Adam aynı nakaratı söylüyor filan. Kapıdan yolcu ederken merdivenden resmi kıyafetleri ile Burhan ve iki polis arkadaşı görünmesin mi? Fikret Ağabey patlattı espriyi hemen " Amirim polislere rüşvet yediren arkadaşımız işte bu!".   Burhan da espriyi bildiği için konuyu takip ediyoruz filan deyince adam ne dese beğenirsiniz: (sesi titreyerek) "Amirim 4 döner 4 ayran lafı mı olur? Helal olsun amirim vallahi helal olsun. Aşkolsun Fikret Ağabey!.."
 CÜMLENİN GELİŞİ..
Ocaklı Sokakdayız. Hatırlayanlarınız vardır. Lale Gelinlik hanın birinci katında, kumaş bölümü ve atölye ikinci katındaydı. İşte o hanın Karadeniz'li bir çaycısı vardı. Çok orjinal bir adamdı. Ne zaman çay getirse mutlaka bir laf atar siyasi bir mesaj verirdi. Bazen ocağı boş bırakır bizimle tartışır ya da şakalaşırdı. Hareketleri, konuşması sanki bir "Temel" fıkrasından kopup gelmiş gibiydi. Ali Nedjmi, ben, Fikret Ağabey, Vedat Ağabey vs oturuyoruz. Çaycı abimiz geldi. Boşları aldı. Oturdu başladı bir şeyler anlatmaya. Ali Nedjmi ayağa kalkıp "Ben gidiyorum" deyip izin isteyince aramızda geçen diyalog aynen şöyledi:

Çaycı : Ters mi yapacaksun?

Ali Nedjmi: Nasıl yani?

Çaycı : Ters mi yapacaksun?

Fikret Ağabey: Ders mi yapacaksın demek istiyor Ali!.

Ali Nedjmi: Haaa ders. Yok eve gidiyorum da ben şeyi anlamadım siz ters demek

isteyince ne diyorsunuz?

Çaycı : Ters diyuruk.

Ali Nedjmi: Eee, hangisinin ters hangisinin ders olduğunu nasıl anlıyorsunuz?

Çaycı : Çümlenun kelişundan bellidur!..

 BİZ HİÇ DÜŞÜNEMEMİŞTİK!..
12 Eylül'ün üzerinden 1-2 sene geçmiş. 1982 senesi. Yaz tatilini geçirmek üzere Malatya'ya gidiyoruz. Gidiyoruz ama hepimizin içi buruk. Fikret Ağabey sudan sebepten içeri alınmış. Hasdal Askeri Hapishanesinde yatıyor. Annem sürekli bizi tembihliyor "sakın ha!.. kimseye bir şey belli etmek yok." Teyzemler durumdan haberdar değiller. Hüzünlü bir girişten sonra gelelim hikayemize. Rahmetlik bu en zor anlarda bile espri, neşe kaynağı olmayı sürdürmüş. İşte onlardan birini aktarıyorum size. İçeri alınanların hepsi dindar insanlar olduğundan abdest alıp namaz kılmak büyük bir sıkıntı haline gelmiş. Koğuşlarda toplam 300 kişi ve koridorun sonunda sadece iki tuvalet ve iki lavabo. Düşünsenize hepsi namaz kılıyor. Tuvalete serbestçe gitmek de yasak. Bir seferde sadece dört kişi çıkarılıyor koğuştan. İkisi tuvalete giriyor, diğer ikisi sıra bekliyor. Onlar çıkınca abdest alıyor diğer ikisi tuvalete giriyorlar. Ama bu geliş gidişler gardiyanlara işkenceye dönüşmeye başlamış. Adamlar sürekli mahkumları tuvalete taşır hale gelmişler. Derken içlerinden biri bir çözüm bulmuş: "Siz ikiniz boşuna beklemeyin. Onlar içerdeyken abdestinizi alın. Onlar çıkınca siz girersiniz tuvalete. Onlar abdestini alırlar. Böylece vakitten kazanırız." Fikret Ağabey arkadaşlarıyla göz göze gelir ve askere derki: "Sahi yahu biz bunu hiç düşünememiştik". 
 KOCADA!..
Şişko Dede (Selahattin Dilek) annemlerin Sedair Dayı'sı, Niyazi Dedemin abisiydi (Aslında halasının oğluymuş). Kimilerine göre de Fado'nun kocasıydı. Bizim için ise çok tatlı bir dede. Bir gün Sevim Teyzemler sohbet ederlerken Hikmet Ağabey için bir kız aradıklarından bahsedince Şişko Dede hemen lafa girmiş: "Benim tanıdığım çok iyi bir ailenin kızı var. Kız da çok iyi. Çok da güzel. Yaptığı yemekler yenir, diktiği elbiseler giyilir. Hamarat mı hamarat, saygılı mı saygılı. Arasan bulamazsın böyle kızı". Sevim Teyzem de oğluna uygun bir kız bulmanın sevinciyle:"Dayı nerde oturuyor bu kız? Hadi gidip isteyelim" deyince Şişko Dede patlatmış espriyi: "Ama bu kız kocada!"
 SARIKSIZ NAMAZ OLUR MU?
 Yine Fikret Ağabey'den kendisinden dinlediğim fakat kendisinin yer almadığı bir fıkra. Güngören'de Vedat Ağabey'le beraber bekar evinde otururlarken Halil Topatan adında bir komşu ile tanışmışlardı. Bir de Zekai Ağabey vardı. Çok neşeli, dini bütün ve hoş adamlardı. Ben de çocuktum o zamanlar. Gider gelirdik. Akraba gibi olmuştuk. Halil Ağabey'in dedeleri hep hoca imiş. Bu yüzden köyde bir sıkıntı olsa onlara danışırlarmış. Bir detay daha verelim fıkramızla ilgili Halil Ağabey'lerin ailece kafa yapıları  iriceydi. Bir gün Halil Ağabey'in ağabeyi köye gidiyor. Cemaat köylü hürmet ediyor gelen misafire. Derken namaz vakti geliyor. Namazı illa sen kıldıracaksın diyorlar adamcağıza. Daha önce hiç kıldırmadığı için ağabeyimiz endişe ediyor, kıldırmak istemiyor.  Adam olmaz dedikçe köylü tevazu zannedip iyice diretiyor: "Sen hoca torunusun, hoca çocuğusun bu namazı sen kıldıracaksın". Adamcağız çaresiz geçer imamete. Cüppeyi giyer, sarığı başına takar. Takar takmasına da kafası büyük olduğundan tam oturmaz kafasına. Kıyam, rüku ve  secde. Secdeye gelince iş bozulur. Daha ilk secdede sarık kafadan çıkar. Adamcağız az bildiğinden sarıksız imamet olmayacağını düşünür. Dolayısıyla namaz da  kabul olmaz diye aklından geçirir. Çözüm olarak tekrar secdeye gittiğinde sarığı kafama geçiririm diye düşünür.  İkinci kez secdeye gidince başlar uğraşmaya. Ama kafa büyük girmiyor. Sarıkta ittikçe ileri gidiyor. Sonra bakıyor ki duvara az kalmış. Nasıl olsa duvara az kaldı, en kötü ihtimal duvara ulaşınca bastırıp sarığı kafaya sıkıştırıp yerleştiririm diye kafasından geçiriyor. Bu arada secde uzadıkça uzuyor. Cemaatte önden birisi secde anında kafasını hafifçe kaldırıp hocaya bakıyor ki ne görsün hoca ufak ufak duvara doğru ilerliyor. Hoca tam sarığı kafaya yerleştirdim derken kafasını kaldırıp bakan adam "Allahuekber" diyerek hocanın cübbesinden çekiyor. Sarık da orada kalıyor. Hoca namazı bitirinceye kadar akla karayı seçiyor. Cemaat merak içinde namaz bitince hocaya sorarlar: "Hoca sen ne yapıyordun öyle?" Hoca zaten perişan vaziyette ne desin: "Sarıksız namaz olur mu kardeşim?" 
 BEN BOŞAYAM !..
 Fikret ağabey'den devam ediyoruz. Malatya'da bir adam çok güzel bir hanımla evlenmiş. Hanım gerçekten çok güzelmiş. Güzelmiş güzel olmasına ama hanımlık görevlerini yerine getirmezmiş. En nihayetinde boşanmak üzere mahkemeye düşmüşler. Mahkeme esnasında izleyiciler kadının güzelliğini görünce adamın arkasından konuşmaya başlamışlar: "Bu kadar güzel bir kadın boşanır mı kardeşim?" Adamın cevabı çok manidar olmuş: "Gardaş!. Ben boşayam sen al!..